AKP'nin 25. yılı: Çeyrek asırda Türkiye'de neler değişti?

Recep Tayyip Erdoğan'ın fotoğrafları ve AKP logosu
Fotoğraf altı yazısı, Recep Tayyip Erdoğan'ın fotoğrafları ve AKP logosu
    • Yazan, BBC Türkçe
    • Bildirdiği yer, İstanbul
  • Yayın tarihi
  • Okuma süresi 22 dk

Türkiye'de iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) 14 Ağustos'ta 25. yılını kutladı.

2001'de kurulan parti, 3 Kasım 2002'den bu yana iktidarda.

Peki bu çeyrek asırlık dönemde Türkiye'de neler değişti?

Bu dönemde yaşananları 10 ayrı başlık altında inceledik.

Ekonomide farklı dönemler, farklı politikalar

19 Şubat 2001'deki Milli Güvenlik Kurulu toplantısında yaşanan gerilim Türkiye'yi ekonomik krize sürükledi.

O dönem Dünya Bankası'nda çalışan Kemal Derviş, Türkiye'ye davet edilip ekonomiden sorumlu devlet bakanlığına atandı.

IMF ile stand-by anlaşması imzalandı ve yeni bir ekonomi programı uygulandı.

AKP'nin de ilk yıllarında yoğunlaştığı en önemli gündemlerden biri ekonomi oldu.

YouTube paylaşımını geçin
Google YouTube içeriğine izin veriyor musunuz?

Bu makalede Google YouTube içeriği bulunmaktadır. Çerez ve diğer teknolojileri kullanıyor olabilirler, bilgisayarınıza herhangi bir şey yüklenmeden önce sizin rızanızı alırız. İzin vermeden önce çerez politikasını okumak ve gizlilik politikasına göz atmak isteyebilirsiniz. Bu içeriğe ulaşmak için lütfen "kabul et ve devam et" seçeneğine tıklayın.

Uyarı: BBC üçüncü taraf sitelerin içeriğinden sorumlu değildir. YouTube içerik reklam içerebilir

YouTube paylaşımının sonu

Koç Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Selva Demiralp, 2002-2006 arasındaki yılların, yakın geçmişin "altın dönemi" olduğunu söylüyor.

Prof. Dr. Demiralp, bu dönemin özelliklerini şöyle açıklıyor:

"IMF ile stand-by anlaşması ve Derviş reformlarının uygulandığı, doğrudan yabancı yatırımların rekor kırdığı, dönemin sonlarına doğru iki haneli büyüme yaşanan, enflasyonun tek hanelere indiği ve makroekonomik istikrarın sağlandığı bir dönem."

Demiralp'e göre "altın dönemden" sonra Türkiye, 2007-2017 arasında yeni bir döneme girdi.

"Merkez Bankası üzerindeki baskıların artmaya başladığı, enflasyonun yüksek tek haneleri zorlamaya başladığı, dönemin sonunda çift haneli enflasyona geçtiğimiz, kurumsal aşınmanın başladığı dönem" diye tarif ediyor Demiralp bu yılları.

16 Eylül 2004'te, dönemin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türk Lirası'ndan altı sıfırın atılmasıyla ilgili basın açıklaması yapıyor. Arkada bir Türk bayrağı gözüküyor.

Kaynak, TARIK TINAZAY/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 16 Eylül 2004'te, dönemin Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı Ali Babacan ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Türk Lirası'ndan altı sıfırın atılmasıyla ilgili basın açıklaması yapıyor.

2018 yılında ABD ile yaşanan Rahip Brunson gerilimi ardından kur krizi patlak verdi.

Prof. Dr. Demiralp, 2018-Mayıs 2023 dönemi için, "Yıllar sonra ilk kez yüzde 25'li enflasyon seviyelerini gördüğümüz, fiyat istikrarına son verdiğimiz, enflasyonu düşürme maliyeti arttıkça büyüme yönünde kullanılan tercihler ile ne enflasyonu düşürebildiğimiz ne de büyümede arzu edilen seviyeleri yakaladığımız, kısa vadeli, palyatif çözüm odaklı politikaların yaygınlaştığı bir dönem" diyor.

2021'in sonunda Hazine ve Maliye Bakanı olan Nureddin Nebati, 2023 yazına kadar görev yaptı.

Prof. Dr. Demiralp'e göre, Eylül 2021'den Mayıs 2023 seçimlerine kadar seçim ekonomisi uygulandı.

Demiralp böylece, "makroekonomik temellerin iyice sarsıldığını, enflasyonun kontrolden çıktığını, Merkez Bankası'nın uluslararası rezervlerinin eritildiğini ve kurumun bağımsızlığının ciddi erozyona uğradığını" savunuyor. Mayıs 2023'ten bugüne kadarki sürede ise "rasyonel politikalara zorunlu dönüş yapıldığını" söylüyor.

2002-2026 döneminde Türkiye ekonomisinin ana dinamosunun inşaat, konut ve altyapı yatırımlarıyla bunlara bağlı finans ve iç talep genişlemesi olduğunu anlatıyor Prof. Dr. Demiralp. Bu süreci şu sözlerle açıklıyor:

"Özellikle 2002-2007 döneminde bu genişlemeyi, Türkiye'nin görece yüksek TL getirisinin çektiği güçlü sermaye girişi (carry trade) besledi. 2009-2013 döneminde ise küresel merkez bankalarının parasal genişlemesiyle oluşan düşük faiz ortamında hayat bulan düşük faiz/yüksek büyüme tercihi ve bol likidite aynı dinamiği güçlendirdi.

"Buna ek olarak otomotiv, dayanıklı tüketim ve son yıllarda savunma sanayii ile ihracata dönük imalat sektörleri büyümeyi sürükleyen diğer önemli kollar oldu."

2021'in sonunda görev gelen Nureddin Nebati, 2023 yazına kadar Hazine ve Maliye Bakanı olarak görev yaptı. Nebati fotoğrafta gülümsüyor.

Kaynak, ADEM ALTAN/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 2021'in sonunda görev gelen Nureddin Nebati, 2023 yazına kadar Hazine ve Maliye Bakanı olarak görev yaptı.

Dış Politika: Yumuşak güç ile sert güç arasında

AKP döneminde Türk dış politikası da çeşitli dönemlerden geçti.

Son 25 yılda Türkiye'de önemli değişimler olurken dünyada da çok önemli değişimler yaşandı.

Kadir Has Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Öğretim Üyesi Prof. Dr. Serhat Güvenç, bu çeyrek asırda dış politikadaki değişimleri analiz ederken dünyada yaşananlara da bakmayı öneriyor.

Güvenç, bunların AKP'nin dış politika yapma parametrelerini bir ölçüde belirlediğini söylüyor. Ayrıca iç siyasetteki gelişmelerle dış politika arasında da bağlantılar kuruyor.

Abdullah Gül, 2002'deki Başbakanlık görevinden sonra 2003-2007 yılları arasında Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı. Fotoğrafta Gül, Türkiye Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, 3 Mayıs 2003 tarihinde Yunanistan'da yaptığı bir ziyarette görülüyor. Arkasında AB bayrağı görülüyor.

Kaynak, Reuters

Fotoğraf altı yazısı, Abdullah Gül, 2002'deki Başbakanlık görevinden sonra 2003-2007 yılları arasında Başbakan Yardımcılığı ve Dışişleri Bakanlığı yaptı.

ABD'de 2001'deki 11 Eylül saldırılarından sonra oluşan küresel iklimde iktidara gelen AKP, ilk döneminde dış politikada iki önemli sorunu önünde buldu.

Bunlardan biri 2003'te Irak savaşıyla ilgili 1 Mart tezkeresi, diğeri ise Kıbrıs Cumhuriyeti'nin 2004'te tamamlanan Avrupa Birliği (AB) üyeliği süreciydi.

O yıllarda Türkiye'deki kamuoyunda AB üyeliği konusunda ciddi bir heyecan da vardı.

Güvenç'e göre "bu dönemde bir yandan da Türkiye'nin demokratikleşmesi, AKP'nin iç siyasetteki bekası açısından gerekliydi".

1 Mart tezkeresinin Meclis'ten geçmemesinin AKP'yi AB çizgisine yönelttiğini belirten Güvenç'e göre aslında bu dönemde "eski dış politika çizgisi" sürüyordu.

Güvenç, "Sonrasında ise AB reformlarının da etkisiyle ve sonra da Fethullah Gülen Hareketi'yle yapılan koalisyonun da etkisiyle eski Türkiye'nin temsilcilerinin dış politikada etkisinin azaldığı bir dış politika başladı" diyor.

18 Aralık 2004'te İstanbul'daki Atatürk Havalimanı'nda, AB ve Türkiye bayraklarıyla dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ı bekleyen AKP destekçileri. 17 Aralık'taki Brüksel Zirvesi'nde, Türkiye'nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığı belirtilerek müzakerelere başlanması kararı alınmıştı.

Kaynak, MUSTAFA OZER/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 18 Aralık 2004'te İstanbul'daki Atatürk Havalimanı'nda, AB ve Türkiye bayraklarıyla dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ı bekleyen AKP destekçileri. 17 Aralık'taki Brüksel Zirvesi'nde, Türkiye'nin siyasi kriterleri yeteri ölçüde karşıladığı belirtilerek müzakerelere başlanması kararı alınmıştı.

Güvenç, 2007'den itibaren ikinci dönemdeki dış politikada 2008 mali krizinin de etkisini vurguluyor.

Bu süreçte ABD'de Barack Obama yönetimi Irak'tan askerlerini çekme sürecine girdi.

"AB ve ABD'nin kendi derdine düştüğü bir dönemde AKP'nin bölgesel anlamda politika izleyebileceği bir zemin oluştu. Bu, Türkiye'de yumuşak güce dayalı dış politika uygulanması için imkan sağladı" diyen Güvenç'e göre bu, AKP dış politikasının "en parlak dönemiydi".

Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 2 Eylül 2011'de Ankara'da düzenlenen bir basın toplantısında konuşuyor. Arkasında Türk bayrağı ve dışişleri Bakanlığı logosu var.

Kaynak, ADEM ALTAN/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Dönemin Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu 2 Eylül 2011'de Ankara'da düzenlenen bir basın toplantısında konuşuyor. Davutoğlu, bakanlığının ilk yıllarındaki politikaları "Komşularla sıfır sorun" sözüyle formüle etmişti.

Bu dönemde Batı'da "Türkiye modeli" ya da "AKP modeli" gibi tartışmalar da yapılmıştı.

Güvenç, bu süreçte dış politikanın yumuşak güce dayandığını ve arabuluculuk ve çatışma çözümüne odaklandığını belirtiyor.

Bu dönemin simge anlayışlarından biri, dönemin dışişleri bakanı Ahmet Davutoğlu'nun formüle ettiği "komşularla sıfır sorun" politikası oldu.

2011'de başlayan Arap Baharı'ndan sonra ise yavaş yavaş yeni bir döneme girildi.

Güvenç, "askeri güçle" özdeşleşen bu yeni dönemi şöyle tarif ediyor:

"Müslüman Kardeşlerle yakın çalışma ve Ortadoğu'daki dönüşümü Müslüman Kardeşler üzerinden şekillendirme gibi bir çabaya girildi. Ama Mısır'daki rejim kısa ömürlü olunca ve Türkiye'de Gezi olayları da yaşanınca, Mayıs 2013'te o AKP'nin reformist ve demokratikleşme yanlısı ya da açık toplumcu imgesi büyük ölçüde zayıfladı.

"Zaten Arap Baharı da Türkiye'ye komşu coğrafyalara askeri güce dayalı dış politikaların dönüşünü de yol açtı. Biz özellikle Suriye iç savaşı nedeniyle Türk dış politikasının yeniden askerileştiğini görüyoruz."

2011 yılında Time dergisi Erdoğan'ı, "Erdoğan'ın Yolu" başlığıyla kapağına taşıdı.
Yazının başında Erdoğan'ın Mısır sokaklarında "rock yıldızları" gibi karşılanması anlatılıyordu. Kapakta kollarını bağlamış Erdoğan'ın siyah beyaz bir fotoğrafı kullanılmış.

Kaynak, Time.com

Fotoğraf altı yazısı, 2011 yılında Time dergisi Erdoğan'ı, "Erdoğan'ın Yolu" başlığıyla kapağına taşıdı. Yazının başında Erdoğan'ın Mısır sokaklarında "rock yıldızları" gibi karşılanması anlatılıyordu.

2013'te bir dönem Türkiye'nin bölge ülkeleriyle arasının açılmasıyla, o dönem Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı ve Dış Politika Başdanışmanı olan İbrahim Kalın'ın bir tweetinde kullandığı ifadeye atfen "değerli yalnızlık" tartışmaları yapıldı.

Bu süreçte Suriye'de muhalifler desteklendi, Mısır'daki Sisi yönetimine tepki gösterildi, Rusya, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri'yle dönemsel sorunlar yaşandı.

ABD ile Suriye'nin kuzeyindeki YPG, Fethullah Gülen'in iadesi, Rahip Brunson'un tahliyesi ve S-400'ler gibi başlıklar üzerinden gerilim yaşandı.

Türkiye, YPG'yi (Halk Savunma Birlikleri) "PKK'nın Suriye'deki kolu" ve "terör örgütü", ABD ise omurgasını YPG'nin oluşturduğu Suriye Demokratik Güçleri'ni o dönem IŞİD'le mücadelede en önemli müttefiki olarak görüyordu.

Dönemin Başbakanı Erdoğan, 20 Ağustos 2013 tarihinde, yani Mısır'da Muhammed Mursi'nin devrilmesinden yaklaşık bir ay sonra, Ankara'daki AKP genel merkezinde düzenlenen bir toplantıda konuşma yaparken Rabia selamını yapıyor. Erdoğan bir yandan da gülümsüyor.

Kaynak, ADEM ALTAN/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Dönemin Başbakanı Erdoğan, 20 Ağustos 2013 tarihinde, yani Mısır'da Muhammed Mursi'nin devrilmesinden yaklaşık bir ay sonra, Ankara'daki AKP genel merkezinde düzenlenen bir toplantıda konuşma yaparken Rabia selamını yapıyor.

Özellikle Türkiye'nin Rusya'dan S-400 hava savunma sistemi alması, ABD ile yıllar süren bir krizi tetikledi.

Prof. Dr. Güvenç'e göre S-400 kararı Türkiye'nin stratejik bir eksen değişikliği yapabileceğinin habercisiydi.

Ama bu adımın ise çeşitli nedenlerle devamının gelmediğini anlatıyor Güvenç.

Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait zırhlı araçlar, 18 Haziran 2018 tarihinde Suriye'nin kuzeyinde devriye geziyor. Fotoğrafta iki zırhlı araç ve elinde tüfek tutan bir asker var.

Kaynak, TSK

Fotoğraf altı yazısı, Türk Silahlı Kuvvetleri'ne ait zırhlı araçlar, 18 Haziran 2018 tarihinde Suriye'nin kuzeyinde devriye geziyor.

Güvenç, 2020'de Türkiye'nin Libya'ya askeri olarak müdahil olmasının da önemli olduğunu söylüyor:

"Erdoğan, o müdahalenin toplumsal desteğini arttırabilmek için Mavi Vatan'la bir bağlantı kurdu ve Libya meselesine Doğu Akdeniz boyutunu kattığınız zaman işte Türkiye'nin karşısında bugün dikilen İsrail, Kıbrıs Rum Kesimi ve Yunanistan cephesinin karşısına çıktı."

Bütün bu yıllar içinde yaşanan gelişmelere paralel olarak Türkiye'de savunma sanayii de gelişti.

Baykar gibi kuruluşlar tarafından İHA (İnsansız Hava Aracı) ve SİHA (Silahlı İHA), projeleri geliştirildi.

Ayrıca TCG Anadolu gemisi, Altay tankı ve "milli muharip uçak KAAN" gibi projeler hayata geçirildi.

"Yerli ve milli savunma sanayii" vurguları ön plana çıkarıldı.

Güvenç, bir sonraki ve bugüne de uzanan aşamayı ise "realist politikalara dönüş" olarak yorumluyor ve bunun da Rusya'nın Ukrayna'yla saldırısıyla başladığını görüşünde. Bu yeni dönemi şöyle tarif ediyor:

"Rusya'nın Türkiye'nin güvenlik ve ekonomik ihtiyaçlarına yanıt olamayacağı ortaya çıktı. Batı ile ilişkileri özellikle Amerika ile ilişkileri düzeltme arayışları öne çıktı.

"Donald Trump'ın ikinci kez iktidara gelişiyle birlikte Türk Amerikan ilişkilerinde kurumsal ve sürdürülebilir temelleri ne kadar kurumsal olduğu ve sürdürülebilirliği tartışmalı olsa da liderlere dayalı bir ilişki ve daha iyi bir ilişki söz konusu."

Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 Temmuz 2026 tarihinde Türkiye'nin Ankara kentinde düzenlenen 36. NATO Ankara Zirvesi kapsamında NATO-Ukrayna Konseyi toplantısına katılıyor. Fidan'ın fotoğrafı profilden çekilmiş. Arkada NATO-OTAN yazıyor.

Kaynak, Mustafa Hatipoglu/Anadolu via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, 7 Temmuz 2026 tarihinde Türkiye'nin Ankara kentinde düzenlenen 36. NATO Ankara Zirvesi kapsamında NATO-Ukrayna Konseyi toplantısına katılıyor.

Güvenç, son dönemdeki en önemli gelişmelerden birinin ise AKP iktidarının, "NATO'yu yeniden keşfetmesi" olduğunu söylüyor. "Bunda Ukrayna'da yaşananlar ile İsrail'in saldırgan ve askeri güce dayalı fütursuz politikalarının etkili olduğunu" belirtiyor.

AKP iktidarının NATO ile ilişkisini yorumlarken, "Bunun eski Türkiye'nin dış politikasını anımsatan bir yanı olduğuna şüphe yok" diyor Prof. Dr. Güvenç.

Demokrasi, haklar ve özgürlükler: 'İki farklı dönem'

Hukuk, demokrasi, haklar ve özgürlükler konusunda uluslararası endekslerde Türkiye'nin durumu, AKP iktidarının ilk yıllarında nispeten daha olumlu bir görüntü verirken son yıllarında ise düşüş görüntüsü verdi.

AKP öncesindeki dönemde başlayan ve AKP'nin ilk yıllarında süren AB ile uyum sürecine de paralel olarak Türkiye'de 2000'lerin başında bu alanlarda önemli gelişmeler yaşandı.

Örneğin, Devlet Güvenlik Mahkemeleri kapatıldı, idam cezası kaldırıldı, Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkı getirildi.

İşkenceyle mücadelede adımlar atıldı. Kürtçe yayın ve kültürel haklarda genişlemeler yaşandı.

Milletvekili seçilme yaşı 2006'da 30'dan 25'e, 2017'deki anayasa değişikliği referandumuyla da 18'e düşürüldü.

Kamuda başörtüsü yasağı uygulamasına son verildi.

Yıllar içinde ordunun siyaset üzerindeki etkisi belirgin biçimde azaltıldı. Bu süreçte, Ergenekon ve Balyoz gibi davalarda ciddi hukuksuzlukların yaşandığı ise sonraki yıllarda ortaya çıktı.

15 Aralık 2004 tarihinde, Fransa’nın doğusundaki Strasbourg’da düzenlenen Avrupa Parlamentosu genel kurulunda, Türkiye ile ilgili oylama sırasında Avrupa Parlamentosu milletvekillerinin büyük bir bölümü Evet oyu verdi. Oylamada bazı vekiller üzerinde Evet yazan dövizler kaldırıyor.

Kaynak, GERARD CERLES/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 15 Aralık 2004 tarihinde, Fransa'nın doğusundaki Strasbourg'da düzenlenen Avrupa Parlamentosu genel kurulunda, Türkiye ile ilgili oylama sırasında Avrupa Parlamentosu milletvekillerinin büyük bir bölümü "Evet" oyu verdi.

ABD merkezli Freedom House'un raporlarına göre Türkiye, 2002-2018 döneminde "Kısmen özgür" kategorisindeydi.

Türkiye, Sınır Tanımayan Gazeteciler Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde, 2002'de 139 ülke arasında 100. sıradaydı.

2000'lerin sonunda itibaren Türkiye bu tür endekslerde gerilemeye başladı.

Özellikle 2013 Gezi Parkı protestoları ve 15 Temmuz 2016'daki darbe girişimi sonrasındaki OHAL uygulamaları üzerinden eleştiriler arttı.

Freedom House'un raporlarında Türkiye 2018'den itibaren "Özgür değil" kategorisinde yer alıyor.

Türkiye, kurum tarafından Avrupa'da bu şekilde tanımlanan tek ülke.

Freedom House 2026 yılındaki son raporunda "Cumhurbaşkanı Erdoğan son 10 yılda giderek daha otoriter hale geldi" yorumunu yaptı.

2026 yılında Sınır Tanımayan Gazeteciler Dünya Basın Özgürlüğü Endeksi'nde 180 ülke arasında 163. sıraya geriledi.

Dünya Adalet Projesi'nin Hukukun Üstünlüğü Endeksi'ne göre 2015'te Türkiye 102 ülke arasında 80. sırada yer alırken 2025'te 143 ülke arasında 118. sırada kendine yer buldu.

Hükümet yetkilileri ise dönem dönem bu tür endekslere tepki gösterdi.

Bazı açıklamalarda yönteme dikkat çekilerek "önce verinin nasıl ve hangi kaynaklardan toplandığına bakılması gerektiği" belirtildi.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da yaptığı değerlendirmelerde cezaevindeki kişilerin gazetecilik faaliyetleri nedeniyle değil, ceza gerektiren eylemler nedeniyle yargılandığını söyledi.

Hükümet yetkilileri ayrıca, Batı ülkeleriyle ilgili "çifte standart" eleştirisi de yaptı.

2017 referandumu öncesinde İstanbul sokaklarından bir görüntü. Bir binanın üzerindeki devasa pankartta "Evet. Söz de Karar da Milletin" yazıyor. Binanın önünde bir park var.

Kaynak, Chris McGrath/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 16 Nisan 2017'de düzenlenen anayasa referandumuyla, Türkiye'de parlamenter sistemden başkanlık sistemine geçildi.

16 Nisan 2017'de yapılan anayasa değişikliği referandumunda çıkan %51,41 evet oyuyla parlamenter sistem sona erdi, "Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi" adıyla formüle edilen başkanlık sistemine geçildi.

Hükümet yetkilileri yeni sistemi istikrar ve hızlı karar alma mekanizması olarak gördü. Sistemi eleştirenlerin vurguladıkları olumsuz unsurlar ise denge-denetleme eksikliği, yürütme odaklılık ve yönetim tek kişide toplanması riski oldu.

Bu arada Avrupa Parlamentosu'nun (AP), sert eleştiriler içeren Türkiye raporu, 17 Haziran'da kabul edildi.

Türkiye'deki yargı sistemi ve uygulamaları AP'nin her yıl sert şekilde eleştirdiği unsurlar arasında yer aldı.

20 Mart 2025 tarihinde İzmir'de düzenlenen protesto sırasında Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasını eleştiren göstericileri üzerinde “Demokrasi öldü” yazan sembolik bir tabut taşıdı.

Kaynak, BERKCAN ZENGIN/Middle East Images/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 20 Mart 2025 tarihinde İzmir'de düzenlenen protesto sırasında Ekrem İmamoğlu'nun gözaltına alınmasını eleştiren göstericileri üzerinde "Demokrasi öldü" yazan sembolik bir tabut taşıdı.

Osman Kavala ve Selahattin Demirtaş hakkındakiler de dahil olmak üzere Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarının uygulanmasını isteyen AP, 23 Mart 2025'te tutuklanarak İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı görevinden uzaklaştırılan Ekrem İmamoğlu'nun dava sürecini eleştirdi ve tutukluluk halini bir kez daha kınadı.

AP, CHP'yle ilgili olarak 21 Mayıs'ta alınan mutlak butlan kararını da, "muhalefete yönelik daha geniş çaplı bir baskı eğiliminin en son örneği" olarak değerlendirdi.

Türkiye gerek AB'nin yürütme organı Avrupa Komisyonu'nun gerekse AP'nin raporlarında yargı, temel haklar ve iç siyasi gelişmelerle ilgili olarak yapılan vurguları "taraflı, önyargılı ve temelsiz iddialar" olarak değerlendiriyor ve kategorik olarak reddediyor.

Dışişleri Bakanlığı, raporun kabul edilmesinin ardından metnin "Türkiye karşıtı çevrelerin temelsiz iddialarına ve yanlış bilgilere dayandığını" söyledi.

1 Ocak 2009 tarihinde TRT'nin Ankara stüdyosunda sunucular Kürtçe yayın yapan TRT kanalının açılış töreninin başlamasını bekliyorlar. Arkada Kürtçe bir yazı var.

Kaynak, ADEM ALTAN/AFP via Getty Image

Fotoğraf altı yazısı, 1 Ocak 2009 tarihinde TRT'nin Ankara stüdyosunda sunucular Kürtçe yayın yapan TRT kanalının açılış töreninin başlamasını bekliyorlar.

Kürt sorunu: Farklı süreçler

Kürt sorunu, AKP iktidarı boyunca her dönem önemli gündem maddelerinden biri oldu.

Genel olarak üç tane çözüm süreci yaşandı.

Bunlar 2009-2011 süreci, Dolmabahçe açıklamasını kapsayan 2013-2015 süreci ve 2024'te başlayıp bugüne uzanan süreç oldu.

21 Mart 2009 tarihinde Diyarbakır'da düzenlenen Nevruz kutlamalarından bir kare. Bir kadın yanında sarı, kırmızı, yeşil bayraklarla görülüyor.

Kaynak, MUSTAFA OZER/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 21 Mart 2009 tarihinde Diyarbakır'da düzenlenen Nevruz kutlamalarından bir kare

Erbil'deki Kürdistan Hewlêr Üniversitesi'nin öğretim üyelerinden Doç. Dr. Arzu Yılmaz, AKP döneminde Kürt sorunuyla ilgili yaşanan gelişmeleri bölgesel ve tarihsel perspektifleriyle de değerlendiriyor.

Yılmaz, Kürt sorununun Soğuk Savaş öncesinde bölgede ulus devlet açısından bir güvenlik sorunu olarak, 1990'larda ise liberal dünyanın demokratikleşme sorunu olarak değerlendirildiğini, AKP'nin iktidara geldiği 2002'den sonra, özellikle de Irak savaşının ardından jeopolitik güç mücadelesi çerçevesinde devlet dışı aktörler sorunu olarak ele alındığını belirtiyor.

11. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün BBC Türkçe röportajında, AKP ve Türkiye'nin yükselişinin 1 Mart tezkeresi sonrası olduğunu söylediğini hatırlatan Yılmaz, yaptığı araştırmaya göre o dönem TBMM'deki AKP'li Kürt milletvekillerinin biri hariç hepsinin "Hayır" oyu verdiğini söylüyor.

Yılmaz, "AKP'ye o yükseliş ivmesini kazandıran, dinamitin fitilini ateşleyenlerin AKP içindeki Kürt milletvekilleri oldu" diyor.

AKP döneminde Kürt meselesi açısından dönemselleştirme yaparken de Yılmaz, ilk dönemin 1 Mart tezkeresiyle başlayıp 2008'deki TSK'nın Güneş operasyonuna kadar sürdüğünü söylüyor.

Çözüm süreci kapsamında, 28 Şubat 2015'te İstanbul, Dolmabahçe'deki Başbakanlık konutunda bir araya gelen hükümet ve HDP temsilcileri. Karede dönemin HDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan, İçişleri Bakanı Efkan Ala, HDP temsilcisi İdris Baluken, HDP temsilcisi Pervin Buldan görülüyor.

Kaynak, Burak Akbulut/Anadolu Agency/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Çözüm süreci kapsamında, 28 Şubat 2015'te İstanbul, Dolmabahçe'deki Başbakanlık konutunda bir araya gelen hükümet ve HDP temsilcileri.

Yılmaz, AKP'nin bu dönemde dışarıda AB entegrasyonu çerçevesinde Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi'yle iyi ilişkiler kurmaya başladığını, içeride ise kültürel hakların tanındığını örneğin Kürt diliyle ilgili açılımlar yapıldığını söylüyor.

Bu ilk dönemin TSK'nın 2008'deki Güneş operasyonu ile bittiğini belirten ve operasyonun başarısız olduğunu savunan Yılmaz, "bunun askeri vesayetin Ankara'da AKP'nin üzerinden kalkmasına tekabül ettiği" yorumunu da yapıyor.

Bunun sonucu olarak başlayan ikinci dönemde en somut gelişme olarak 2009'da Oslo görüşmelerinin yapıldığını ve 2010'da da Erbil Başkonsolosluğu'nun açıldığını söylüyor.

Bunun, Barack Obama'nın 2009'da Türkiye'yi Ortadoğu'da bir model olarak lanse etmesiyle de uyumlu olduğunu belirtiyor.

AKP'li kadın milletvekilleri, yasanın geçişini kutluyor. Karede el sallayan dört kadın vekil görülüyor.

Kaynak, Adem Altan / AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, AKP'li kadın milletvekilleri, yasanın geçişini kutluyor.

Ancak bu dönemin Mısır'da 2013'te Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi'nin devrilmesi, IŞİD'in ortaya çıkması gibi nedenlerle tersine döndüğünü ve bunun da 2020'deki İbrahim Anlaşmalarına kadar sürdüğünü söylüyor.

Yılmaz'a göre bu anlaşmalardan sonra Türkiye, hem Erbil hem de PKK ile ilişkileri yeniden ele alma yoluna girdi.

Bu son sürecin Kürtler ile Türkiye arasında içeride eşit vatandaşlık bölgede ise ortaklık üzerinden yürütülen bir süreç olduğu görüşünde Yılmaz.

İktidarın "terörsüz Türkiye" olarak tanımladığı sürecin ilk yasal düzenlemesi olan, 12 maddelik çerçeve yasa niteliğindeki "Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun Teklifi", TBMM Adalet Komisyonu'ndan geçti ve Resmi Gazete'de yayımlandı.

Kanunda, bazı suçlara ilişkin soruşturma ve kovuşturmaların 5-10 yıl ertelenmesi, TBMM bünyesinde İzleme Komisyonu kurulması ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı başkanlığında özel bir kurul oluşturulması öngörülüyor.

Gülen yapılanması ve AKP: İşbirliğinden kopuşa

AKP'nin 25 yılına damga vuran önemli gelişmelerden biri de, partinin Gülen yapılanmasıyla önce yakın bir ilişkiye girmesi ve sonra bu ilişkinin bozulması ve yapılanmanın tasfiyesinin başlaması oldu.

Aslında AKP'nin içinden geldiği Milli Görüş hareketi ile Gülen yapılanması arasında önemli ayrımların ve hatta gerilimlerin olduğu biliniyor.

Fransa'daki Paris Sciences Po Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Bayram Balcı'ya göre AKP iktidara geldiğinde partinin gözünde, Gülen hareketi de diğer cemaatler gibiydi.

Balcı, "Ama Erdoğan, Gülen cemaatinin iktidara hem ülke içinde hem ülke dışında daha fazla şey getirdiğini gördü" diyor.

Örneğin grubun okullarında yetişen kadroların ve medya gücünün önemine değiniyor. Dışarıda ise iş çevrelerinden bahsediyor.

Balcı'ya göre Gülen yapılanması da o noktada öyle bir güce ulaşmıştı ki, bunu koruyabilecek bir siyasi iktidara ihtiyacı vardı.

Sonunda ortaya çıkan yakınlaşmayı, "bir doğal evlilik" sözüyle değerlendiriyor Balcı.

17 Ocak 2014 tarihinde, Gaziantep'teki bir hediyelik eşya dükkanında satılan, Fethullah Gülen ve Recep Tayyip Erdoğan nakışlı halılar

Kaynak, OZAN KOSE/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, AKP ile Gülen yapılanması arasındaki iyi ilişkiler, özellikle 2010'ların başından itibaren bozulmaya başladı.

Bayram Balcı, iki yapının arasında çok büyük farklar olmadığını sadece Gülen cemaatinin daha milliyetçi, Erdoğan'ın ise daha ümmetçi olduğunu savunuyor.

Balcı, AKP ile Gülen yapılanmasının arasının bozulmasını ise hem içeride hem de dışarıdaki nedenlerle yorumluyor. İçerideki nedenleri şöyle sıralıyor:

"Birincisi hareket, Türkiye'nin içerisinde fazlasıyla güçlendi ve fazlasıyla kibirli olmaya başladı. Erdoğan'dan daha fazla şey istemeye başladı. Mesela gizli bir şekilde 'Biz şunların milletvekili olmasını istiyoruz' diyorlardı. Bu, Erdoğan'ı zor duruma soktu çünkü Erdoğan'ın karşısında yalnız onlar değil, başka hareketler de vardı, onlara da bir şey vermesi lazımdı.

"İkincisi ise Kürt açılımını istemediler. Erdoğan'a vefasızlık yaptılar. Çünkü gerçekten de başından beri Erdoğan, Kürt meselesini halletmek için risk aldı."

Dönemin MİT Müsteşarı Hakan Fidan, Gülen yapılanmasından olduğu iddia edilen savcılar tarafından 7 Şubat 2012'de ifadeye çağrıldı.

Balcı bu olayı, "Bu şunu gösteriyor ki iç siyasette de artık gittikçe onlar kendi programlarını koyup uygulamaya başlamak istediler" sözleriyle yorumluyor.

Bu süreçte dışarıda da sorunlar olduğunu anlatan Balcı özellikle Mavi Marmara saldırısının altını çiziyor.

İsrail ordusunun Mayıs 2010'da Gazze'ye doğru yol aldığı sırada uluslararası sularda saldırdığı Mavi Marmara gemisinde Filistin yanlısı 600 eylemci ve aktivist bulunuyordu.

İsrail komandolarının gemiye düzenlediği baskında dokuz Türk vatandaşı hayatını kaybetti.

Balcı, "Orada İHH (İnsani Yardım Vakfı) vardı ve eğer Erdoğan istemeseydi gitmezlerdi. Gülen o olayda Erdoğan'ın siyasetini kınadı. Neden? Çünkü Gülen Amerika'da yaşayan bir isim. En büyük destekçileri de Yahudi lobisiydi. Onlar Gülen hareketinin dünyada yaptıklarından memnundular. Gülen 2001'de ikiz kulelere saldırıya karşı çıktı, çok meşhur oldu. Eğer Mavi Marmara'da sessiz kalsaydı Amerika'dan aldığı desteğin bir kısmını kaybedebilirdi" diyor.

Filistin yanlısı eylemleri ve Gazze’ye insani yardım malzemelerini taşıyan Türk yolcu gemisi Mavi Marmara, 22 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul’daki Sarayburnu Limanı’ndan yola çıktı. Geminin üzerinde Türk ve Filistin bayrakları görülüyor.

Kaynak, Reuters

Fotoğraf altı yazısı, Filistin yanlısı eylemcileri ve Gazze'ye insani yardım malzemelerini taşıyan Türk yolcu gemisi Mavi Marmara, 22 Mayıs 2010 tarihinde İstanbul'daki Sarayburnu Limanı'ndan yola çıkmıştı.

Bu süreç, ilerleyen yıllarda dershanelerin kapatılması ve 17-25 Aralık soruşturmalarıyla yeni bir aşamaya geçti.

17-25 Aralık 2013'te aralarında dört bakanın da olduğu kamu görevlilerine yönelik rüşvet ve yolsuzluk soruşturmaları başlatıldı.

Bu süreçte Erdoğan ailesinin bazı üyelerine ait olduğu öne sürülen ses kayıtları da internette yayımlandı.

Hükümet, 17-25 Aralık operasyonlarının, "paralel devlet yapılanması" olarak nitelendirdiği Gülencilerin "darbe girişimi" olduğunu söylüyor.

Bayram Balcı da 17-25 Aralık süreci için, "Bana sorarsanız o bir darbeydi" diyor.

Bu süreçte dershanelerin de kapatıldığını hatırlatan Balcı, şöyle devam ediyor:

"O zaman Gülen, 'Demek ki bizim 30-40 yılda gece gündüz karınca gibi çalışıp kurduğumuz hareketi bu adam 2-3 ay içerisinde bir-iki kanun çıkararak imha edebilir' diye düşündü. Onun için o operasyonu yaptılar ama başarılı olamadılar."

Balcı'ya göre Gülen yapılanması, 2013-2016 arası daha çok örgütlenmeye çalıştı.

17 Aralık 2014 tarihinde Ankara'da düzenlenen bir protesto gösterisi sırasında, CHP destekçileri, dört eski bakanın fotoğraflarının yer aldığı bir pankart tutarken hükümet karşıtı sloganlar atıyor. Pankartta eski İçişleri Bakanı Muammer Güler, eski Avrupa İşleri Bakanı Egemen Bağış, eski Ekonomi Bakanı Zafer Çağlayan ve eski Çevre ve Şehir Planlama Bakanı Erdoğan Bayraktar'ın fotoğrafları var.

Kaynak, Reuters

Fotoğraf altı yazısı, 17 Aralık 2014 tarihinde Ankara'da düzenlenen bir protesto gösterisi sırasında, CHP destekçileri, dört eski bakanın fotoğraflarının yer aldığı bir pankart tutarken hükümet karşıtı sloganlar atıyor.

Krizin son ve en kritik aşaması ise 15 Temmuz 2016'daki darbe girişimi oldu.

15 Temmuz sonrasındaki yargılamalarda mahkemeler, girişimin arkasında Fethullah Gülen yapılanması olduğuna hükmetti.

Oluşumun önde gelen isimleri ise suçlamaları reddediyor.

15 Temmuz Ankara'da sokağa çıkan kalabalıklar. Onlarca kişi, parçalanmış bir polis aracının etrafında görülüyor. Bazılarının elinde Türk bayrakları var. Hepsi erkek.

Kaynak, Gokhan Sahin/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 15 Temmuz darbe girişiminde 253 kişi hayatını kaybetti. Darbe girişiminde yer alan 34 asker de öldü.

15 Temmuz'dan sonra Gülen yapılanmasına yönelik büyük bir tasfiye başladı.

Gücü azalan yapılanma, ağırlıklı olarak diaspora merkezli bir harekete dönüştü.

Fethullah Gülen ise 2024'te öldü.

Fethullah Gülen bir röportajda konuşuyor. Üzerinde siyah bir ceket var.

Kaynak, Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Fethullah Gülen 83 yaşında öldü.

AKP ve kadınlar

AKP, Türkiye'de kadın hakları konusunda önemli adımlar atmakla övünen bir parti oldu.

Diğer yandan ise özellikle son yıllarda kadın örgütlerinden büyük tepki çekti.

AKP döneminde kadınlarla ilgili önemli düzenlemeler yapıldı.

2004'te Anayasa'nın 10. maddesinde yapılan değişiklikle "kadın ve erkek eşit haklara sahiptir, devlet bu eşitliği sağlamakla yükümlüdür" hükmü getirildi.

2013'te kamusal alanda kılık kıyafet özgürlüğü geldi.

Aile içi şiddet, "şahsa karşı suçlar" kapsamına alındı ve töre cinayetlerinin cezaları ağırlaştırıldı.

Yıllar içinde kadınların işgücüne ve siyasi hayata katılım oranları arttı.

Recep Tayyip Erdoğan, 22 Haziran 2026 tarihinde Türkiye'nin Ankara kentinde düzenlenen 'ALLY for Future: Genç Müslüman Kadınlar Liderlik Programı' katılımcılarıyla bir araya geldi. Toplantıya Türkiye Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş da katıldı. Erdoğan kadınlarla toplu fotoğrafta görülüyor.

Kaynak, Murat Kula / Handout/Anadolu via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Recep Tayyip Erdoğan, 22 Haziran 2026 tarihinde Türkiye'nin Ankara kentinde düzenlenen 'ALLY for Future: Genç Müslüman Kadınlar Liderlik Programı' katılımcılarıyla bir araya geldi. Toplantıya Türkiye Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş da katıldı.

Diğer başlıklarda olduğu gibi AKP'nin farklı dönemlerde farklı tutumlar alabildiği görüldü.

Örneğin Türkiye, 2011'de İstanbul Sözleşmesi'ni imzalayan ilk ülke oldu ve 2012'de 6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun kabul edildi.

Fakat 2021'de bu kez Cumhurbaşkanı kararıyla Türkiye, İstanbul Sözleşmesi'nden çekildi.

Bu karar, kadın örgütleri ve insan hakları kuruluşlarının çok sert eleştirilerine neden oldu.

Çeşitli kadın örgütlerinin son dönemlerdeki en önemli eleştiri başlıklarından biri, kadın cinayetleri.

Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu 2025 Yıllık Veri Raporu'na göre, 2025 yılında en az 294 kadın erkekler tarafından öldürüldü, 297 kadın ise şüpheli şekilde ölü bulundu.

Diğer yandan bazı kadın örgütleri, kadın haklarının, kadınların özgürlüğünden ziyade ailenin korunması, anne rolü ve muhafazakâr değerler üzerinden ele alınmasına tepki gösteriyor, "en az üç çocuk" gibi söylemleri eleştiriyor.

Yıllar boyunca yapılan kamuoyu araştırmalarında, kadınlar arasında AKP'ye destek oranının yüksek çıkması da dikkat çekici bulundu.

"AKP kadınları nasıl kazanıyor?" kitabının yazarı İstanbul Kültür Üniversitesi Öğretim üyesi Dr. Nur Sinem Kourou, Refah Partisi döneminde partili kadınların ev ev, kapı kapı dolaştığını hatırlatıyor, "kapı, kapı; ev, ev" iletişime dayanan mobilizasyon modelini AKP'nin de sahiplendiğini söylüyor.

Yıllardır bu alanda saha çalışması yapan Kourou, AKP dönemindeki uygulamaların kadınların evden çıkıp kamusal alana katılmasına vesile olduğunu anlatıyor.

İstanbul'da, 1 Temmuz 2021 tarihinde, hükümetin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararını protesto etmek amacıyla düzenlenen gösteride kadınlar sloganlar atıyor ve pankartlar taşıyor. Tutulan dövizde "İstanbul sözleşmesinden vazgeçmiyoruz" yazıyor.

Kaynak, YASIN AKGUL/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, İstanbul'da, 1 Temmuz 2021 tarihinde, hükümetin İstanbul Sözleşmesi'nden çekilme kararını protesto etmek amacıyla düzenlenen gösteride kadınlar sloganlar atıyor ve pankartlar taşıyor.

Bunlar arasında 1996'da İstanbul'da kurulan ve sonra devam eden İSMEK eğitim okulları ile engellilere ve dullara desteği de sayıyor ve devam ediyor:

"Bir ev kadınının evden çıkarken kocasından izin almaya ihtiyaç duymadan evden çıkması önemli bir mesele. Mesela belediyenin yapmış olduğu vapur gezisine katılmak. Belki günün sonunda bu kadın çok büyük yerlere gelmiyor ama var olduğu alanı genişletmiş oluyor."

"Dünyanın hiçbir kadın seçmen grubu bir sağ partiye bu kadar oy vermez" diyen Kourou, AKP'ye desteğin nedenini bir örnekle açıyor:

"Örneğin engelli aileler hep vardı ama mesela engelli çocuklarını saklıyorlardı. Ama AK Parti'den sonra artık utanmamaya başladılar çünkü bunu eve gelen herkes görmeye başladı ve bunun karşısında insanlar maaş da almaya başladı.

"Dullar üç aylık belli bir miktar para almaya başladılar. Hükümet bunu tabii ki bizim bildiğimiz sosyal politika olarak yapmadı. Bunlar daha çok klientalist ilişkileri geliştirmek için, seçmenler arasındaki bağı güçlendirmek için yapıldı. Ama günün sonunda yapıldı ve o ilişki güçlendi."

11 Eylül 2023 tarihinde Ankara'da, yeni eğitim-öğretim yılının ilk gününde öğrenciler sınıfta öğretmenlerini dinliyor.

Kaynak, Arda Kucukkaya/Anadolu Agency via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 11 Eylül 2023 tarihinde Ankara'da, yeni eğitim-öğretim yılının ilk gününde öğrenciler sınıfta öğretmenlerini dinliyor.

Eğitimde ne değişti?

AKP döneminde eğitim alanında atılan adımlar bazı kesimler tarafından hizmet açısından ele alındı, bazı kesimler tarafındansa ideolojik bulundu.

AKP hükümetleri döneminde zorunlu eğitim, sekiz yıldan 12 yıla çıkarıldı.

Düzenlemeyle kademeler; dört yıl süreli ilkokul, dört yıl süreli ortaokul ve dört yıl süreli lise olarak yapılandırıldı.

Üniversitelerde dönem harçları kaldırıldı, ilköğretim ve ortaöğretimde okul kitapları ücretsiz hale geldi.

"Her ile üniversite" uygulamasına gidildi, üniversite sayısı arttı.

Halen Türkiye'de 2025-2026 öğretim yılı itibarıyla toplam 208 yükseköğretim kurumu bulunuyor.

Bunların 129'u devlet üniversitesi, 75'i vakıf üniversitesi, kalan dördü ise diğer yükseköğretim kurumları kategorisinde yer alıyor.

Bu durumu akademik nitelik tartışmalarına da yol açtı.

Üniversitelerde başörtüsü yasağı 2013'te tamamen kaldırıldı.

2014'teki yönetmelik değişikliğiyle ortaöğretim kurumlarında öğrencilerin de başörtüsü takabilmesinin önü açıldı.

2010 yılında 493 Anadolu İmam Hatip Lisesi bulunurken, 2025 yılında bu sayı 1734'e yükseldi.

2010 yılında 235 bin öğrenci Anadolu İmam Hatip Lisesi'nde eğitim görürken, 2025 yılında bu sayı 403 bin 698 oldu.

Alanya Alaaddin Keykubat Üniversitesi'nin giriş kapısı

Kaynak, INSTAGRAM

Fotoğraf altı yazısı, 2002-2026 arasında Türkiye'deki üniversite sayısı 200'ün üzerine çıktı.

Yıllar içinde müfredatta da önemli değişiklikler yapıldı.

Yeni müfredatta din kültürü ve din eğitiminin ağırlığının arttığı, Osmanlı ve İslam tarihine ilişkin içeriklerin yeniden ele alındığı, milli ve kültürel değerlerin vurgulandığı görüldü.

Son olarak Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli, 2024-25 eğitim-öğretim yılında kademeli olarak yürürlüğe girdi.

Bazı sendikaların "laik, bilimsel ve çağdaş eğitim ilkelerine aykırı" olmakla eleştirdikleri bu modeli, bazı kesimler ise "değerler" üzerinden savundu.

Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Teşkilatı (OECD) tarafından üç yılda bir, 15 yaşındaki öğrencilerin kazandıkları bilgi ve becerileri değerlendiren Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı (PISA) testinin son sonuçları, 2022'de açıklandı.

Türkiye, 2003'te endekste, 41 ülke arasında matematik ve fen bilimlerinde 33. sıra, okuma becerilerinde ise 35. sıradaydı.

2022'de ise 81 ülke arasında matematikte 39. sırada, fen bilimlerinde 34. sırada, okuma becerilerinde 36. sırada yer aldı.

Ülke sayısının artışı göz önüne alındığında yıllar içinde artış yaşandığı görülüyor.

Bununun yanında Türkiye, 2022'de tüm branşlarda OECD ülkelerinin ortalamasının altında bir performans sergiledi.

İstanbul'daki Başakşehir Çam Sakura Hastanesi. Yapının üzerinde Atatürk'ün ve Erdoğan'ın resimleri ile Türk bayrağı var.

Kaynak, Emrah Yorulmaz/Anadolu Agency via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, İstanbul Başakşehir'deki Çam Sakura Hastanesi'nin 2020 tarihli görüntüsü

Sağlıkta dönüşüm

Sağlıktaki dönüşüm, AKP'nin seçmenlerle kurduğu ilişki açısından en önemli başlıklardan biri oldu.

2003'te sağlıkta dönüşüm programı başladı.

Bu kapsamda yapılan en önemli değişikliklerden birisi, tüm sağlık kuruluşlarının tek çatı altında toplanması oldu.

SSK, Emekli Sandığı ve Bağ-Kur, tek çatı altında toplanarak Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) kuruldu.

Aile hekimliği uygulaması başlatıldı.

Türkiye'nin ilk şehir hastanesi 2017'de Yozgat'ta faaliyete geçirildi.

Sonrasında da farklı kentlerde şehir hastaneleri hayata geçirildi.

Bunların büyük bir bölümü kamu-özel işbirliği modeliyle gerçekleştirildi.

Merkezi Hekim Randevu Sistemi ve e-Nabız gibi dijital uygulamalar geliştirildi.

OECD'nin 2025 verisinde Türkiye'de nüfusun % 99'unun temel sağlık hizmetleri kapsamında olduğu görülüyor.

Sağlık hizmetlerinin bulunabilirliğinden memnuniyet % 41, OECD ortalaması ise % 64.

10 Temmuz 2026 tarihinde, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında hayatını kaybedenleri anmak üzere Ayasofya Camii'nde 253 hafızın katılımıyla yapılan Kuran okuma programından bir görüntü. Hafızlar yere oturmuş, üzerilerinde beyaz entariler ve başlarında sarıklar var.

Kaynak, Bunyamin Celik/Anadolu via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, 10 Temmuz 2026 tarihinde, 15 Temmuz 2016 darbe girişimi sırasında hayatını kaybedenleri anmak üzere Ayasofya Camii'nde 253 hafızın katılımıyla yapılan Kuran okuma programı

Kültür, medya, toplumsal yaşam

AKP, kurulduğu günden bu yana toplumda bir kültürel dönüşüm de yaratmaya çalıştı.

Bu, toplumun bir bölümünde memnuniyetle bir bölümünde ise kaygıyla karşılandı.

2018'de dönemin Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun, "Siyasi hegemonyanız bitti, kültürel hegemonyanız da bitecek" dedi.

Hükümet yetkilileri zaman zaman, yıllarca "elitler tarafından sistem dışına itilen kesimlerin iktidar olduklarına" dair bir söylem benimsedi.

Erdoğan'ın 2018'de yaptığı bir açıklamada, "Biz, bu ülkede yıllar yılı beyaz-zenci ayrımında beyaz Türk muamelesi görmedik, zenci Türk muamelesi gördük. Neyiyle? İnancımızla fikrimizle düşüncemizle" dedi.

Bu dönemde yaşananları eleştirenler, "yeni bir muhafazakar seçkinler sınıfı" yaratıldığını savundu.

Yıllar içinde sık sık "yeni Türkiye" ile "yerli ve milli" söylemlerine sık sık başvuruldu.

AKP'li yıllar, İslamcı ve muhafazakar kesimlerin yıllardır talep ettiği bazı dönüşümlerin yapıldığı yıllar oldu.

Bunların en önemlilerinden biri, Ayasofya Müzesi'nin 2020 yılında yeniden cami olarak açıklaması oldu.

Kariye Camii de 2024'te ibadete açıldı.

Yıllardır tartışılan Taksim Meydanı'na cami projesi de hayata geçti.

Bu dönemde hükümetin tarih anlatısına ilişkin yeni yaklaşımı kapsamında Osmanlı döneminin ihtişamına ilişkin diziler yayımlandı.

Özellikle son yıllarda, içki düzenlemeleri, festivallerin iptal edilmesi, LGBTİ kültürüne yönelik tepkilerle muhafazakar değerlere daha uygun bir kültürel iklim inşa edilmek istendi.

İslami-muhafazakar çizgideki sivil toplum kuruluşlarının önü açıldı.

TRT'de yayımlanan ve Padişah 2. Abdülhamit'in hayatını anlatan 'Payitaht Abdülhamit'in setinde bir sahne provası yapılıyor. Abdülhamit'i canlandıran oyuncu, elindeki bastonuyla oturuyor.

Kaynak, Chris McGrath/Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, TRT'de yayımlanan ve Padişah 2. Abdülhamit'in hayatını anlatan 'Payitaht Abdülhamit'in setinde bir sahne provası yapılıyor. Diziler, son yıllarda önemli bir ihracat gücü haline de geldi.

Öte yandan medyada da önemli bir dönüşüm yaşandı.

Sektörde sahiplik yapısı önemli oranda değişti.

Bazı gruplar medya sektöründen çekildi.

2018'de Doğan Medya'nın Demirören grubuna satılması kritik gelişmelerden biriydi.

Radyo ve Televizyon Üst Kurulu (RTÜK) üzerinden yüksek para cezaları ve yayın durdurma cezalarının verilmesi dikkat çekti.

2022'de ise kamuoyunda "dezenformasyon yasası" olarak bilinen düzenlemeyle "halkı yanıltıcı bilgiyi alenen yayma" yeni bir suç olarak Türk Ceza Kanunu'na (TCK) eklendi.

Muhalif kesimler bu gelişmeleri, iktidarın medyayı tek sesli hale getirme çabası olarak ele alıp eleştirdi, hükümet ise bu eleştirileri reddetti.

İstanbul'daki Yavuz Sultan Selim Köprüsü, halk arasındaki ifadesiyle üçüncü köprü, AKP dönemindeki önemli mega projeler arasında yer alıyor. Fotoğraf açık bir havada, havadan çekilmiş.

Kaynak, Cem TekkeÅinoÄlu/Anadolu via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, İstanbul'daki Yavuz Sultan Selim Köprüsü, halk arasındaki ifadesiyle üçüncü köprü, AKP dönemindeki önemli mega projeler arasında yer alıyor.

Şehircilik, ulaştırma ve çevre: Mega projeler

AKP'li yıllara damga vuran gelişmelerden biri de ulaştırma ve şehircilik alanında yaşananlar oldu.

"Mega projeler", AKP'li yılların ruhunu anlatmak açısından önemli bir kavram oldu.

Ulaştırma alanında duble yollar, Anadolu'nun dört bir yanında önemli oranda artırıldı.

Yüksek hızlı tren dönemi başladı.

Türkiye'deki havalimanı sayısı 58'e çıkarıldı, İstanbul Havalimanı dünyanın en iyi ve en yoğun havalimanları arasında yer aldı.

Marmaray, Avrasya Tüneli, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Osman Gazi Köprüsü, 1915 Çanakkale Köprüsü, Kuzey Marmara Otoyolu gibi dev yatırımlar hayata geçirildi.

Antakya'da, 2025 yılında çekilen fotoğrafta onlarca TOKİ apartmanı inşaatı görülüyor.

Kaynak, OZAN KOSE/AFP via Getty Images

Fotoğraf altı yazısı, Antakya'da, 2025 yılında çekilen fotoğrafta görülen TOKİ ev inşaatları

Yapılan yasal düzenlemelerle Toplu Konut İdaresi Başkanlığı'nın (TOKİ) faaliyetleri genişledi.

Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı, TOKİ eliyle 2002 yılından bu yana 1 milyon 700 binden fazla konut inşa etti.

Özellikle 2012'de çıkarılan 6306 sayılı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, şehircilik politikasında önemli bir dönüm noktası oldu.

2000'lerde, hidroelektrik santralleri, rüzgâr enerjisi, güneş enerjisi, jeotermal enerji, doğal gaz altyapısı, nükleer enerji alanlarında yatırımlar yapıldı.

Bu yatırımların bazıları ise çevreye verdikleri etki açısından dönem dönem tartışma konusu oldu, yer yer yöre halkının ve çevre örgütlerinin tepkisini çekti.